21 Aralık 2016 Çarşamba

SYM Fiddle 2 125S İle Mondial 125 RR Karşılaştırması

SYM FIDDLE II 125
















Motor Tipi:................................................................4 zamanlı, seramik tek silindir.
Motor Hacmi:...........................................................124,6 cc
Soğutma Sistemi:......................................................Hava
Yakıt Sistemi:............................................................Karbüratör
Şanzıman:..................................................................C.V.T.
Emisyon:....................................................................Euro 3
Ön Süspansiyon:.......................................................Teleskopik çatal
Arka Süspansiyon:...................................................Salınım kolu
Ön Fren:....................................................................190 mm tek disk
Arka Fren:................................................................120 mm kampana
Ön Tekerlek:.............................................................110/70 - 12
Arka Tekerlek:.........................................................120/70 - 12
Boyutlar (UxGxY) mm:...........................................1870 x 695 x 1150
Tekerlekler Arası Mesafe(mm):..............................1320
Boş Ağırlık:...............................................................107 kg
Yakıt Kapasitesi:.......................................................5,2 LT


MONDIAL 125 RR
















Motor Tipi:...................................................................4 zamanlı, seramik tek silindir.
Motor Hacmi:..............................................................125 cc
Soğutma Sistemi:.........................................................Fan soğutma
Yakıt Sistemi:...............................................................Karbüratör
Şanzıman:.....................................................................C.V.T.
Ön Süspansiyon:..........................................................Hidrolik ön maşa
Arka Süspansiyon:......................................................Hidrolik amortisör
Ön Fren:.......................................................................Disk
Arka Fren:...................................................................Disk
Ön Tekerlek:................................................................4,00 - 12
Arka Tekerlek:............................................................4,00 - 12
Boyutlar (UxGxY) mm:..............................................1855 x 820 x 1055
Boş Ağırlık:..................................................................106 kg
Yakıt Kapasitesi:..........................................................5,0 LT


Karşılaştırmalı İnceleme

Kurye olarak çalıştığım dükkanda bu iki motosikletten var. Dolayısıyla ikisini de daimi olarak kullanıyorum. Boyumu söylememde fayda var, sizler de ona göre bir kıyas yapabilirsiniz. Boyum 172 cm.

Titreşim

Sym Fiddle 2 125 motosikletin rölanti konumunda acayip bir titreşimi var. Durduğunuz yerde aynadan arkayı kontrol etmeniz neredeyse imkansız. Scooter motosikletlerde rölanti devir ayarı vardır. Bizim Sym'nin ayarı 2000 devirde. Yani motor durduğu yerde 2000 devirde çalışıyor. Bu ayar kısılıp daha az titreşim elde edilebilir belki ama ciddi bir fark olacağını zannetmiyorum.

Mondial 125 RR'da ise rölantideki titreşim yine var ama SYM'deki kadar yüksek değil. Aynadan baktığınız zaman yine iyi-kötü anlayabiliyorsunuz arkada neler olup bittiğini.

Tork

Bu konuda SYM açık ara önünde Mondial'in. Şöyle anlatayım; çalıştığım dükkanın önünde 6,5° - 6,8° arasında değişkenlik gösteren bir yokuş var. Mondial o yokuşu ıkınarak çıkarken, SYM çatır çatır tırmanıyor. Mondial, savaş meydanında 15 kişinin iteklediği top arabası gibi giderken SYM o yokuşu atlı süvari gibi tırmanıyor.

Son Hız

SYM, tork konusunda olduğu gibi burada da Mondial'i geçiyor. SYM ile 100 km hızı görebildim ancak Mondial ile 75 km üzerini göremedim. Kamyonlardan, minibüslerden kaçmak mevzu bahis olunca Mondial ciddi bir sıkıntı yaratıyor trafikte.

Yakıt Sarfiyatı

SYM'nin torku daha iyi dedik, son hızı daha yüksek dedik ama bunların karşılığını yakıt konusunda alıyor sizden. Kuryelik halleri, pek sakin kullanmamız beklenemez, paket yetiştirme ve tüm işleri bir an önce bitirip yeni paket çıkmadan önce biraz dinlenmek gibi dertlerimiz olduğu için elimizden geldiğince tapa gaz gidiyoruz. Bu haldeyken tam dolu depo ile maksimum 100 km yol gidebiliyoruz. Mondial ise biraz daha tasarruflu bu konuda. Tam depo ile yine benzer kullanım şartlarında 110 km kadar gidebiliyorsunuz.

Aydınlatma

SYM'nin farı fark edilir düzeyde Mondial'den daha iyi. Sokak lambalarının yanmadığı, karanlık bir bölgeden geçerken bunu gayet iyi anlayabiliyorsunuz. Mondial'in farı önündeki 3-5 metrelik alanı aydınlatırken, SYM'nin farı ile çok daha büyük bir harita aydınlanıyor.

Oturuş Pozisyonu

İşte benim en çok canımın yandığı yer. Mondial'in tasarımcıları nasıl bir kafa yapısına sahiplerdi o sırada bilemiyorum ama, motosikleti yüksek ama sele ile gidon arasını çok kısa yapmışlar. Yani ben selede geriye doğru otursam, durduğum yerde ayaklarımı yere koymakta zorlanıyorum. Öne doğru gelsem, bu kez de dizlerim ön tarafa değiyor. Bir de Mondial'in gidon açısı oldukça geniş ama tam tur çevirdiğiniz de dizlerinize çarpmasını engelleyemiyorsunuz. Ben sırf bunun için gidonu çevirdiğim taraftaki ayağımı yere uzatıyorum ki gidon dizime çarpıp dengemi bozmasın. Öyle berbat bir durum var burada.

Dizlerimin ön tarafa değmesinin daha büyük bir sıkıntısı var. O da şu; inme binme durumlarında dizim anahtara çarpıyor dikkat etmezse. Anahtarı kırdım ben bu şekilde bir kere. Anahtarın ucu kontakta kaldı, plastik kısmı elimde. Sıkıntıyı siz düşünün.

SYM'nin oturuş pozisyonuna baktığımızda ise benim boyum için gayet rahat. Ayaklarım yere rahatça erişiyor, dizlerim hiçbir yere çarpmıyor. Bir üst paragrafta bahsettiğim anahtar mevzusu ise burada yok, çünkü kontak kısmını biraz daha içeriye doğru yapmışlar.

Mondial'in ve SYM'nin arasındaki bu fark şuna da yol açabiliyor: Mondial'in ağırlık merkezi daha yukarıda, o sebeple SYM'nin verdiği o güven hissi Mondial'de yok. Motosiklet her an altınızdan kayıp gidecekmiş gibi hissediyorsunuz.

Frenleme

Mondial'in hem ön hem arkası disk fren. SYM'nin ise ön disk, arka kampana. Bu farklılık hissediliyor ancak bariz bir sorun yaratmıyor. İkisinin de durma mesafesi hemen hemen aynı.

Ekstra Bilgi

Mondial'i ikinci el olarak 900 TL gibi bir fiyata aldık(Ben Çin'den uzak durun dedim ama nafile). İlk 1 ay, 4 kere arıza çıkardı. Hep de aynı yerden, aküden. Aküyü şarj ettiler, önce oldu sonra olmadı. Aküyü değiştirdiler, önce oldu sonra yine arıza çıkardı. En son başka bir ustaya götürdük ki bu Mondial'lerin şöyle bir derdi varmış, kendi orijinal parçasını takmak gerekiyormuş. Orijinal aküsünü taktık ve sorun kalmadı.

NOT: İki motosiklet de uzun süredir kullanılan motosikletler. İkisinin de çeşitli kazaları var. Yani her şeyi sıfır motosiklet gibi çalışmıyor olabilir. Keza bakım aralıkları farklı olan, farklı yakıt ve yağ kullanımına bağlı sebeplerden ötürü diğer Mondial'lerde ve SYM'lerde ufak farklılıklar görebilirsiniz.

Sonuç

Sonuç olarak Mondial'i nefret ederek kullanıyorum ama SYM keyifli bir motosiklet..

1 Kasım 2016 Salı

Pizza, Hamburger vb. Kuryeliği Hakkında

DipNot:

Öncelikle şu ayrımı yapmak istiyorum. Ben yalnızca gıda sektöründeki işletmelerde kuryelik yapmış birisiyim. Bu sebeple ilaç, evrak vb. kuryeliği hakkında bilgim yok. Yazacaklarım bazı noktalarda onları da kapsayacak ama odak noktam gıda sektörünün kuryeciliği hakkında.

________________________________________________________

Birçoğumuz gerek internet üzerinden, gerekse telefon ile zaman zaman yemek siparişi veriyoruz. Lakin yine birçoğumuzun bencilliği, düşüncesizliği ve umursamazlığı yüzünden kuryenin işi daha da zorlaşmakta. Gelin, motosikletli kuryeliğin sıkıntılarını bir inceleyelim.


Adres Tarifi

Örnek Adres: xxx mah. yyy sokak. zzz apt. daire: x

Evet, böyle kendisine kendi evini tarif eder gibi davranan insanlarla karşılaşıyoruz. Böyle yapmayın. Biraz daha detay verin. Apartman numarası, özellikle çarpık kentleşmenin olduğu(genelde eski yerleşim yerleri böyledir) bölgelerde çokça işimize yarar. Bir de yanına "xxx marketin yanındaki/karşısındaki bina" gibi bir tarif iliştirirseniz tadından yenmez. Siz de yemeğinizi hem daha çabuk hem de daha sıcak yemiş olursunuz.

Kapı Zili ve Kapı Numarası

Şekil 1:
En çok yakındığımız konulardan ikisi de bunlardır. Bazı apartman zillerinde ne kapı numarası yazar, ne de isim. Hatta isim yazması çok da bir şey ifade etmez bizler için. Çünkü genellikle o an evde ikamet eden kişinin adı yazmaz. Ya ev sahibinin adı yazar ya da önceki kiracılardan birinin adı. Hal böyle olunca tek değişmezimiz olan kapı numarası bizler için çok önemlidir.

Yandaki şekil 1'e baktığınız zaman siz bir şey anlıyor musunuz? Sizce hangisi daire 4? Hangisi daire 8?

Evet, biz de anlamıyoruz. Sadece tahmin yürütebiliyoruz. "Aman canım, bas işte bir tanesine, açsın birisi" diyebilirsiniz. O iş her zaman öyle olmuyor. Sen gecenin bir saati sipariş veriyorsun, genelde insanların uyuduğu saatlerde. Ziline bastığım kişi, bebeğini henüz yeni uyutabilmiş, kendisi de uyumaya hazırlanırken çalan zil ile bebek geri uyanırsa o adamın/kadının benim ağzıma sıçma olasılığı sence yüzde kaçtır? 

Şekil 2:
"Bulamazsa arasın" da diyebilirsiniz. Evet, geç saatlerde sipariş getirdiğimiz zaman yukarıda bahsettiğim riske girmemek için genelde telefon açıyoruz. Zaten telefon paketimde her yöne 500 dakikanın yarısını ancak bitirebiliyorken, şuraya bir kalemle kapı numarasını yazmaya üşenenler yüzünden 500 dakika yetmemeye başladı. Teşekkürler Sayın Müşteri. Hem elimdeki bir ton pakete rağmen bir de sana telefon açmaya beni zorladığın için, hem de telefon paketimdeki dakikaları böyle saçma bir sebepten ötürü yediğin için..


Evet, şekil 2'deki kapının daire kaça ait olduğunu biliyor musun Sayın Müşteri? Biz de bilmiyoruz.

Yukarıdaki durum apartman içi daire numaraları için de geçerlidir. Çoğu binanın katlarında 2, 3 ya da 4 daire bulunur. Ve sen Sayın Müşteri, daire numaranı söyleyip kapında daire numaran yazmadığı halde benden bunu bulmamı bekliyorsan hata ediyorsun. Lütfen, en azından zilinin üstüne, kapının kenarına bir yere daire numaranı yaz.



Adres Değişikliği

Biliyorum, genelde çok da sikinize takmıyorsunuz bu tip durumlarda yaşanan sıkıntıyı ama lütfen eğer siparişiniz yola çıkmışsa adres değişikliği istemeyiniz. Bunun biz kuryelere olan sıkıntısını anlatayım size:
"Kuryesin sen, her yeri biliyorsundur" söylemi hikayedir. Öncelikle bunu belirteyim. Bizler, edindiğimiz tecrübe ile bir noktadan diğer bir noktaya en kısa ne şekilde gideceğimizi öğreniriz. Yoksa bizler robot değiliz, binlerce sokağı, yüz binlerce apartmanı bilemeyiz. Bilmediğimiz yerlerden sipariş geldiği zaman da haritadan, navigasyondan vs. faydalanıyoruz. Sen Sayın Müşteri, bana bilmediğim yeni bir adres söylersen benim onu anlamam ve bulmam bir hayli uzun zaman alabilir. Dolayısıyla sadece beni uğraştırmakla kalmazsın, senin yemeğin de hem geç gelir hem de soğur.

Ve ayrıca, zaten yola çıkmış. 5-10 dakikaya gelecek demektir. 5-10 dakika beklesen ölür müsün?

Telefonu Açmayan/Kapalı Tutangiller

Lütfen sipariş verdiğiniz zaman telefonunuzu yanınızda tutunuz. Bazı apartmanların ismi apartmanın duvarında yazar, bazısının ki girişinde yazar. Ve özellikle akşam karanlığında bunlar bize ciddi zorluklar çıkarabilir.

Hele öyle siteler var ki, apartmanların girişleri bahçe tarafındandır. Yani oranın hangi site olduğunu anlayabilmemiz için motosikletimizi bir kenara çekip, bahçeye girip hangi site olduğunu bulmamız gerekir. Ya da siteyi bulmuşuzdur ama üzerinde hangi blok olduğu yazmaz. Bunları yaşadığım için yazıyorum, uydurmasyon falan değil yani. Bu tip aksaklıklardan ötürü lütfen telefonunuzu yanınızda bulundurunuz Sayın Müşteri. Tabii en başta bunları adres tarifinde belirtiniz.



Lütfen Acele Gelsin!

Yine geldik çoğu müşterinin düşüncesizlik ya da bencillik ettiği bir konuya. Öncelikle şunu belirteyim. Emin olun hiçbir kurye götünün keyfine paketinizi geç getirmez. Ya adresi bulamamıştır, ya yoğunluk vardır, ya motosiklet arıza yapmıştır... Bir şey olmuştur yani. Çantada sipariş beklerken kimse kenara çekip de bir sigara molası vermez. Böyle paranoyaklıklara gerek yok. Hatta genelde acele etmemizin sebebi kendimizi düşünüyor olmamızdır. Hava soğuktur, üşüyoruzdur, bir an önce dükkana dönüp ısınmak isteriz; saatlerdir yoğunluktan ötürü canımız çıkmıştır, yeni sipariş gelmeden oturup biraz dinlenmek için bir an önce dükkana dönmek isteriz; karnımız acıkmıştır, bir an önce dükkana dönüp yeni sipariş gelmeden önce yemeğimizi yemek isteriz.

Elbette yavaş sürdüğümüz durumlar da var. Yağmurlu ve karlı havalarda örneğin. Size bir denklem göstereyim. Şehir içinde ortalama hızımızın kuru havada 60 km/saat ve yağmurlu havada 40 km/saat olduğunu varsayarsak:

60 km/saat ile     10 km mesafe     10 dakikada
40 km/saat ile     10 km mesafe     15 dakikada

Bu denklemden anlayacağımız üzere bizler yağmurlu havada kazasız belasız ilerleyebilmek için hızımızı 1/3 oranında düşürsek bile siz yemeğinizi en fazla 5-6 dakika geç yersiniz. Ve hiç kusura bakma Sayın Müşteri, sen karnını 5 dakika erken doyuracaksın diye ben canımı tehlikeye atamam.


Niye Bu Kadar Gecikti?

Evet Sayın Müşteri, siparişin gecikmesinin sorumlusunun kendin olmadığına eminsen(yetersiz adres tarifi, telefonun kapalı olması vb.) başka sebepler arayabilirsin. Beraber arayalım. Gıda sektöründeki çoğu işletme için 18:00 - 21:00 saatleri arası oldukça yoğun geçer. Çünkü akşam yemeği saatidir. Yani bu dükkanın sadece sana çalışmadığını bilmeni isterim Sayın Müşteri. Sipariş verdiğin adres de uzak bir adres ise siparişinin sana ulaşması biraz zaman alacaktır. Üzgünüm. Sen şehir gürültüsünden kaçmak için uzaklarda bir yere taşınırsın ama aynı zamanda siparişin de çabuk gelmesini umarsın. İkisi beraber olmuyor.


Elbette işletme olarak bizlerin de hatası olabiliyor. Dalgınlığa gelip pişen yemeği yakmak ya da eksik yapmak, sonra hemen yenisini yapmak gibi.

Fakat yaklaşık 1 yıllık kuryelik tecrübeme dayanarak söyleyebilirim ki, bir siparişin gecikmesinin sebebi %40 yoğunluk, %50 yetersiz adres tarifi, %10 işletme hatası.



Ödeme Şekli

200 TL Bozuğunuz Var Mı?

1 yılı biraz aşkın bir süredir motosikletli kuryelik yapıyorum. Daha önce hiç 200 TL ile ödeme yapan birisine denk gelmemiştim ama dün gece(31 Ekim) denk geldim. Elbette istediğiniz şekilde ödeme yapma özgürlüğüne sahipsiniz. Lakin sizden ricamız, lütfen 100-200 TL gibi büyük paralar ile ödeme yapacağınız zaman bunu belirtin. Bizler standart olarak 50 TL para üzeri alarak yola çıkarız. Bunun bir önemli sebebi var; sorumluluk. 200 TL gibi bir parayı kaybetmemiz demek, bizlerin günlerce verdiği emeği kaybetmesi demektir. Sonuçta 100-200 TL gibi bir parayı hiçbir işletme göz ardı edemez. Dolayısıyla, büyük paralarla ödeme yapacağınız zaman lütfen bunu bize belirtin.

Şuradan 8 lira, buradan 15 lira, kalanını da buradan...

Yukarıda da bahsettiğim üzere yanımıza standart olarak 50 TL üzeri para alırız. Yani sipariş tutarı 16 TL ise yanımıza 34 TL para alırız. Bundan ötürü sizlerin bu şekilde parça parça ödemelerinize karşılık verememekteyiz. Ha, ısrarla "biz böyle ödeyeceğiz" diyorsanız lütfen siparişi verirken bunu belirtiniz. Biz de yanımıza ona göre para alalım.

Kredi Kartı ile Parça Parça Ödeme

Bir üst başlıkta yakındığım durumun kredi kartı versiyonudur bu da. Geçenlerde denk geldim buna da. 30 TL tutarında sipariş. 10'ar 10'ar ödediler. İçimden "12 taksit de yapayım mı" diye geçirmiştim.

Evet, ödeme şekli kredi kartı olduğu zaman 30 parçaya bile bölüp ödeyebilirsiniz. Burada sıkıntı yok. Sıkıntı, kafasında kask, üstünde mont ile 5 kat merdiven çıkmış kuryenin götünden terler akarken bir de bu tip bir ödeme ile karşılaşmasının dramıdır. Karşısındaki Sayın Müşterileri bir kaşık suda boğmak isteyip de yapamamasının dramıdır.


Özetle

Kolay meslekler olarak görülen öğretmenlik, psikologluk gibi mesleklerin görüldüğü gibi kolay olmaması gibi, motosikletli kuryelik de görüldüğü gibi kolay değildir. Yani bu iş, siparişi al-götür-gel denebilecek basitlikte bir iş değil. Yazımda umursamaz arabacılara değinmedim. Çünkü onları anlatmaya bu sitelerin veri tabanları yetmez. Anlatsak da onlara işlemez. O yüzden hiç yormayalım birbirimizi. Sağlıcakla kalın..

18 Haziran 2016 Cumartesi

Otostop Günlüğü - Edirne'den Kuşadası'na gitmek

Kimi zaman seyahat için üşenir, zamanı ve maddiyatı bahane eder, lakin seyahat planları yapmaktan da kendimizi alı koyamayız. Finallerin ve bütlerin bittiği, iş arama arayışlarına girildiği tam da bu dönemde fırsat bu fırsat dedik. Hayatımda verdiğim en hızlı seyahat kararı bu oldu. Akşam üzeri Karaağaç'ın öğrenci cafelerinden birinde otururken bir anda "hadi gidelim" dedik.

Akşam eve geçince hazırlıklar başladı; nerelerde duralım, nerelerde kalalım, gittiğimiz yerlerde nereleri gezelim, yanımıza neler alalım vs...

1. GÜN

Edirne - Havsa

İlk olarak Edirne'den Havsa'ya gitmek üzere yola çıktık ki daha biz parmakları kaldırdığımız gibi arkadan bir minibüs şoförü nereye gittiğimizi sorup, "Geçin hadi, bu sefer benden olsun" dedi. Yarım saat bile olmadan Havsa'dan parmakları kaldırmıştık.

Havsa - Uzunköprü

Yaklaşık 5 dakika kadar beklemiştik ki, eski model bir araç bizi aldı. Yaklaşık bir saatlik bir yolculuğun ardından da Uzunköprü'deydik. Her şey yolunda gidiyordu.

Uzunköprü - Gelibolu - Lapseki

Uzunköprü'de de çok kısa bir bekleyişin ardından bizi 2-3 yaşlarında bir kızı olan karı-koca hemen ötemizde durdu. Otostop konusunda tecrübesiz arkadaşlar varsa belirteyim, bir ailenin bir otostopçuyu aldığı çok nadir görülmüş şeydir ama bizim bir avantajımız vardı. Sadece iki kişiydik birimiz kadındı. Bu rotada otostop konusunda beni rahatlatan nokta da yanımda bir kadının bulunuyor olmasıydı zaten.

Keşan'a kadar gittik ve o civarlarda bulunan bir köy kahvaltısı mekanında kahvaltı yaptık. Lakin Selimiye Camii arkasında bir hamam işletmeciliği yapan abimize, 4 kişilik bir kahvaltıya 80 lira öderken acıdım. Kendisinin de oldukça siniri bozulmuştu bu duruma ama iş işten geçmişti artık.

Tekrar yola koyulduğumuzda ise aklımızda bir soru vardı. Gelibolu'da inip gezerek mi devam edelim yoksa direkt Çanakkale'ye mi gidelim. İşte acele karar vererek yola çıkmanın ilk çelmesini burada yedik. Gelibolu ilçesi ile Gelibolu Yarımadası'nı birbirine karıştıran biz, şehitlikleri gezme ümidiyle Gelibolu ilçesinde araçtan indik. Bu Gelibolu'nun o Gelibolu olmadığını anlamamız çok sürmedi. Bir an önce feribotla Lapseki'ye geçtik.

Lapseki - Çanakkale

Yaklaşık 30 km'lik bu kısa mesafeyi de tek araç ile aşmayı başardık. Ancak öncesinde kent merkezinden uzaklaşmak için uzunca bir yol yürümemiz gerekti. Sorun yok, yol açık.

DipNot: Feribota bilet alırken kız arkadaşımın öğrenci kartını yanına almaması sebebiyle 1 öğrenci ve 1 tam bilet alarak 4 TL para ödedim. Keşke 2 öğrenci deseydim direkt. Öğrenci kartına bakan yok zaten. Diğer feribot seferlerimizde de hiç bakan olmadı ve 2 lira ile kurtardık her bir feribot seferimizi.

Çanakkale - Eceabat

Önceki akşam rota ve konaklama bilgisini çıkarırken bu bölgede tek bir camping olduğunu, onun da Eceabat'ın yaklaşık 10 km batısında, Ege denizi kıyısında olduğunu öğrendim ve orada kalacağımızı kararlaştırdık. Ancak ne yazık ki buradaki camping kapanmış ve ihalesi henüz yapılmadığı için yeni bir camping ortada yok. Benim için bu dert değildi ama ilk kez çadırda kalacak olan kız arkadaşım için ıssız bir yere kamp atmak, zehirli yılanlarla aynı kafese konmaktan farksızdı. Bundan mütevellit bir otelde kalmaya karar verdik ve Eceabat'ta Boss Otel'i bulduk. Ramazan dolayısıyla fiyatların ucuzladığını ve iki kişi ücretinin 100 TL olduğunu öğrendik. Konaklayacak yerimizi bulmuştuk bu şekilde.

2. GÜN

Eceabat - Kabatepe - Eceabat


Çanakkale'den öteye devam etmememizin sebebi belliydi; şehitlikleri gezmek. Ancak İzmir'de bir arkadaştan haber geldi ve bir an önce İzmir'e gitme kararı aldık. Ama şehitlikleri de gezmek gerekiyordu. Sabah erken saatte Kabatepe dolmuşuna binip Kabatepe'ye gittik. Oradan da otostop ile Arı Burnu'na ve Anzak Koyu'na.
Arı Burnu
Arı Burnu
Burayı da dolaştıktan sonra birkaç yüz metre gerimizde kalan bir yol ile yukarıya tırmanma kararı aldık. 

Bizi hemen bir Anzak şehitliği karşıladı. Orada bulunan merdivenlerden de yukarıya tırmanıp daha küçük bir Anzak şehitliğine ulaştık. Buradaki manzara son derece mutluluk vericiydi. Öyle ki, yukarıya tırmanana kadar ter içinde kalan bizler, tüm bu yorgunluğu unutmuştuk.

Tepedeki Şehitlikten Anzak Koyu
Anzak Şehirliği

Geri dönüş yolunda ise bizi bir süt tankeri aldı ve Eceabat'a kadar götürdü.


Eceabat - Çanakkale - İzmir

Otelden check-out yaptıktan sonra feribot ile Çanakkale'ye geçtik. Oradan da otostopa başlayacağımız nokta olan Kepez'e gitmek için otobüse bindik. Kepez'de otobüsten indikten sonra yola çıkmak için kısa bir süre yürüdük ve parmak kaldırmaya başladık.

Yine çok geçmeden bir kamyon durdu ve bizi Ezine civarlarına kadar götürdü. Orada kamyondan inip yeniden parmak kaldırmaya başladık. Bu nokta sanırım en uzun süre beklediğimiz nokta oldu çünkü araçlar oldukça hızlı ilerliyorlardı ve emniyet şeridi olmasına rağmen bizi görüp karar verene kadar geçip gitmiş oluyorlardı. Yaklaşık 20 dakikalık bir bekleyişin ardından bir ticari minibüs bizi aldı.

Minibüsün şoförü Balıkesir'e gidecekmiş. Bizi İzmir-Balıkesir sapağına kadar götürdü. Yol boyunca canımız hiç sıkılmadı desem yeridir. Çünkü ya o yemyeşil dağların arasından geçtik ya da deniz kenarından. O bölgelerin doğasını gördükten sonra "iyi ki bu rotayı seçmişiz" dedik. Sapağa geldiğimizde ise teşekkürümüzü ettik ve yeni bir araç bulmaya koyulduk.

Burada da kısa bir bekleyişin ardından bir araç durdu önümüzde. Bizi yaklaşık 20-30 km kadar götürdü ve burada da yollarımız ayrıldı. Yine kısa bir bekleyiş ve güzel bir tır bize doğru yanaşır. Abimiz Aydın'a gidiyormuş. Atladık hemen. Arada düşündük, acaba direkt Aydın, Muğla falan mı yapsak diye hazır araç da varken ama sonrasında vazgeçtik ve bu keyifli yolculuğu Menemen civarlarında sonlandırdık.

Bir benzinliğin önünde dolmuş beklemeye başladık. Hedef Karşıyaka. Uzun bir bekleyişin ardından benzinlikteki pompacılara sorduk ki Menemen'den Karşıyaka'ya dolmuş yokmuş. Ve ne güzeldir ki tam ben bu soruyu sorarken benzinlikten çıkan bir araç da kız arkadaşıma nereye gittiğimizi sormuş. Araç da Karşıyaka'ya gidiyor olunca atladık ve arkadaş ile buluşacağımız durakta indik.

Kordon sahilinde de birer bira devirmeden olmazdı tabii. Yol muhabbetleri, biralar falan derken güzel bir günü daha bitirdik.



3. GÜN

İzmir - Kuşadası

Bu noktayı düşük maliyetinden ötürü otobüs ile geçtik ve daha önceden arayıp sorduğum camping alanına ulaştık. Çadır kampı kendi çadırımız olduğu takdirde iki kişi için 34 TL idi. Alana varınca bir de bungalowlara bakalım dedik. Alan yetkilisi de turist mantığı, bize gidip en pahalı odayı gösterdi; 160 TL. Bir de tek boş oda olduğunu söylüyor çakal. Sonra ben daha önce aradığımı ve 100 liraya da oda olduğunu söylediklerini belirtince o odayı gösterdi. Ve bu odadan da boş olanları varmış. Turizmi böyle çakallar bitiriyor işte. Odayı o gece için kiraladık ve yerleştik.

Ve soluğu hemen denizde aldık. Güneş kremlerinin inanılmaz fiyatlarından ötürü alamayışımız ile beraber, seyahatimizin çeşitli güneş yanıklarıyla zehir olmasını da göze alamayışımız, bu deniz sefasını yarım saat gibi bir sürede sonlandırmamıza sebep oldu.

Sırada akşam yemeği...
Paranın suyunu çekmeye başladığı sıralarda ve ortalama bir lokantada en ucuz tabağın 20-25 lira olduğunu görünce soluğu Migros'ta aldık. Buradan konservelerimizi ve içeceklerimizi aldık ve campinge dönüp akşam yemeğimizi yedik.

4. GÜN

Ertesi gün olduğunda ise erkenden kalkıp çamaşırhaneye gittim. Geçen 3 günün kirini vücudumuzdan attık, bir de kıyafetlerimizden atmak istiyorduk ama o da ne! Çamaşır yıkama ücreti 15 TL. Bunu bir de beyazlar ve renkliler olarak ayırırsak bana patlayacak 30 TL. Başlarım öyle işe dedim ve bungalowun küvetinde kendim yıkadım.

Ardından havuz başındaki kahvaltı alanına gidip kahvaltımızı yaptık ve check-out yapmadan önce bir de campingin havuzuna girelim dedik. Yaklaşık yarın saatlik havuz sefasından sonra ise ayrılık vakti gelmişti. Toparlanma safhasına geçtik ve yeniden otogara gidip İzmir biletlerimizi aldık.




Kuşadası - İzmir

Bu kez de başka bir arkadaşta kalacaktık. Gün boyu Bornova ve konaklayacağımız evin olduğu Buca'yı dolaştık.

5. GÜN

İzmir - Edirne

Ertesi gün ise otobüs firmasında biriken puanlarım ile aldığımız otobüs biletlerimiz ile Edirne'ye dönüşü sağladık.


Özetle...
  1. Kendinize birazcık bile güveniyorsanız yola çıkın. Gerisi gelir..
  2. "Otostop çok tehlikelidir" deyip de size yasak getirmek isteyen ebeveynuslar olabilir. Bu tür, yılda bir kere haberlere çıkan "Otostopçu genci öldürdüler" vb. haberler izleyip, dünyada bir otostopçu soykırımı varmış edasıyla karşı saldırıya geçmesiyle bilinir. Haber vermeyin, yola çıkın. Dönüşte tatil fotoğraflarını yollarsınız.
  3. Elbette cahil cesaretine gerek yok. Tek kadın olarak yola çıkacaksanız planlı programlı bir şekilde ve gerekli savunma tedbirlerini alarak yola çıkınız. Bir Türkiye gerçeği :(
  4. Avrupa gibi gelişmiş bölgelerde durum daha farklı olabilir belki ama Türkiye'de otostop geleneği yaygın olmadığı için tek erkek olarak yola çıkacaksanız tek kural var; sabır. Erkek sayısı arttıkça sabrın da artması gerektiğini unutmayınız. Biz 1E 1K yola çıktık, çok rahat ettik. Kadın, araç sürücülerinde bir güven hissi yaratıyor.
  5. Otellerde konaklamak isterseniz, genel olarak insanların tercih etmediği dönemleri tercih etmeniz, cebiniz için faydalı olacaktır. Örn: Ramazan ayı vb...
  6. Çadır kampını sevmeyen bir arkadaşınızla çadır kampı yapmaya gitmeyin. Baş belası olur sadece.
  7. Seyahatiniz boyunca ihtiyacınız olacak malzemeleri mümkün olduğunca yanınızda götürün. "Gidince oradan alırız" mantığı, özellikle tatil bölgelerinde önce cep, sonra beyin yakıyor.
  8. Son olarak, otostop çekilecek bölgede bir emniyet şeridinin bulunmasına(araçların duracak yerinin olması için) ve araçların sizi en az 100-200 metre uzaktan bile görebileceği(120 km hızla giden bir aracın yavaşlama-yüz tayini yapma-karar verme-durma safhaları için zaman kazanmak adına) bir noktada bulunmaya özen gösterin.


İyi yolculuklar...





6 Aralık 2014 Cumartesi

Nymphomaniac ve Kadın Olmak Üzerine

Bu yazıyı, yaklaşık 4 saat süren ve iki bölümden oluşan Nymphomaniac filmini izledikten sonra okudum ve filmin bize gösterdiği bakış açısından farklı bir bakış açısı sunmasından, arada oluşabilen kopmaları tamir etme özelliği olmasından dolayı bloğumda paylaşmayı tercih ediyorum. Toplumun kadına yüklediği rollere farklı bir açıdan eleştirel bakmayı sağlıyor.



Kaynak: bianet.org/biamag/toplumsal-cinsiyet/

Filmdeki gerilim "açık" sahnelerin değil, sosyal roller ve insanın zevk arayışı arasındaki gerilimden besleniyor. Belki de filmin yasaklanma sebebi o sahnelerden ziyade "başka bir kadın"ın mümkün olduğunu izleyicilere hatırlatıyor olması.


Nymphomaniac, daha izlenmeden bir soru sordurmayı başarmıştı: Nemfomanyak bir kadının seks bağımlılığını nitelemek için kullanılıyorsa, erkeklerin seks bağımlılığına ne diyoruz? Neyse ki literatürde bunun bir karşılığı var, fakat nemfomanyağın daha popüler bir kelime olduğunu fark etmek bile filme hangi eksende bakabileceğimiz üzerine bir ihtimal sunuyor.
Dışımızda olan bitene, neye kızacağını, neye sataşacağını bilemeyen bir tavırla yaklaşıp düşmanı hep olduğu yerden daha başka yerlerde aramaya yatkın bir tavrı var çoğumuzun. Kapitalizm, ataerkillik,  artık bize hayal gibi gelen hak, adalet umurumuzda değil; ama bir kadın çocuğunu terk ettiyse, kocasını aldattıysa kolaylıkla gündemimiz olabiliyor.
Kapitalist sistemin hepimizi bir başkasıyla yeri doldurulabilir hale getirmesi, yeri doldurulabilir olmamızınsa harcanabilir olduğumuzu ima etmesi bizi rahatsız etmiyor. Daha ötesi insanlara kapitalizmin bize baktığı gözle bakmaya başlayıp ilişkilerimizi de karşımızdaki insanın yerine bir başkasını koyabilecek olmanın rahatlığıyla pek zora gelmeden idame ettirebiliyoruz. Harcanan emeklerin boyutu, harcanabilir olmaya hiçbir engel teşkil etmiyor. Ama ilişkinin cinsel bir düzleme kaydığı noktada “değiştirilebilirliğin” kolaylığı, harcayabilirliğin acımasızlığı bir hastalık olarak gözükmeye başlıyor. Gerçi haksızlık etmeyelim harcayan erkekse yine sorun değil, bu nedenle herhalde en büyük sıkıntımız kadının cinsel hayatı.
Kavramlar arasından kadını bu kadar kolayca çekip alabilmek sorun’un başladığı yer olsa gerek. Kadın derken bir özne ya da nesne olarak kadından değil, dilsel anlamda kadının bize çağrıştıklarından bahsediyorum. Buradaki eleştiri, Derrida’nın sözün hakikat olduğunu benimseyen Batı düşüncesine karşı eleştirisiyle aynı tabandan besleniyor. Bu düşünce sistemi, kavramları karşıtlarıyla beraber sunarken karşıtların bir terimini “hakiki olan” olarak diğeriniyse olumsuzlamalar bütünü olarak kodluyor (1).Örneğin, aynı gerçeklikte yaşayan insanların, kendi geçmişlerine bağlı olarak farklı doğrular üretmesi söz konusuyken bile, söz-merkezcilik doğrunun karşısına yalanı rahatlıkla konabilir duruma getiriyor. Erkek karşıtlığı üzerine kurulan kadın da gerçeğin karşısında duran yalan, iyinin karşısında duran kötü kadar bulanık bir ayrım olmasına karşın belli kabullenmelerle, çoğunlukla bilinçsizce gerçekleşen razı ediş ve edilişlerle sahte bir netliğe kavuşuyor. Bu netliğin bir tarafındakilerin, seviştikleri ölçüde kimlikleriyle olan bağları güçlenirken diğer tarafta sevişirken kimliğine yabancılaşanlar var.
Lars von Trier’in hikayesindeki Joe, sadece aforoz edilmeye çalışılan değil aynı zamanda toplumu aforoz eden bir karakter olarak karşıtlıklara meydan okuyor. Çünkü yola iki taraftan da çıktığımızda sadece “normal” olmayan değil, aynı zamanda toplum tarafından “normal”in dış çeperlerine doğru itilen bir kadın görmek mümkün ve bu itilmenin edilgenliği erkek/kadın karşıtlığında olumsuzlanan taraf olmaktan başlayarak kök salıyor. Bu kökün kılcallarına doğru çıktığımız yolculukta ise dikkat edilmesi gereken bir nokta var. Hikaye bilinçli bir kurgu olmaktan ziyade odadaki nesnelerde ya da Seligman’ın yorumlarında geçmişin fotoğraflarını gören Joe’nun o an hafızasından geçenlerle şekil buluyor. Bu yüzden Joe’nun iç dünyasında dışarı çıkmak için baskı yapan kısımların gücünü bir yana bırakırsak dış dünyanın raslantısallığından (o an içinde bulunduğu evin Seligman’ın evi olmasının, onu dinleyen kişinin Seligman olmasının raslantısallığından) bahsedebiliriz. Bu da bizi o an Joe’nun anlatısında kendine yer bulamayan başka hikayeleri düşünmeye götürür.
Pek çok yönüyle uzun bir psikanaliz seansı gibi ilerleyen hikaye, Joe’nun bilinçaltının şekillendiği zamanları merak ettirse de Joe’nun hikayesindeki boşlukları yazmak bize kalıyor. Bu boşlukların biz doldurdukça aldığı şekilden mutlaka bizim tarihimiz de sorumlu olacak; tarihimizin sadece ulaşabildiğimiz değil ulaşamadığımız noktaları da üstelik. Çünkü aslında Trier, Joe’nun hikayesini Joe’nun kendi ağzından anlattırırken ve kurguyu Joe’ya bırakmış izlenimi yaratırken biz izleyicilere de izlediğimiz her sahnenin, ekranda beliren her görüntünün bizim geçmişimizle farklı farklı hikayelere evrileceğini hatırlatmış oluyor. Bu yüzden, bu filmi izleyip sadece bir “porno” görebilmek mümkün. Porno kültürümüzün gelişmişlik seviyesinin de bu yargıyla bir alıp veremediği olmayacaktır. Ama ben bu filmi kadının bir nesne olarak sunulduğu porno filmlerden ziyade kendi vücudunun nesne olarak sunulmasına karşı çıkan bir kadının edilgenlikten etkinliğe geçme ve bedenin özgürlüğüne ulaşma çabası olarak okuyorum.
Bildiğimiz tanıdığımız kadın imajından taşan Joe, mücadelesiyle Lacan’ın “kadın yoktur” önermesine de göz kırpıyor. Kadının kendini tanımlayamadığı, sadece erkek bakışının dile dökülmesiyle tanımını bulup onun içine yedirildiği bir düzende elbette kadın yok. Kadın, yegane varlık sebebi doğurmak ve çocuk büyütmek olan, bu kutsal amaçlara halel getirecek her türlü davranıştan uzak durması gereken bir varlık olarak yaratıldı. Güç, farklılıkları hiyerarşik bir düzleme kaydırıyorken kadının farklılığı erkeğin hakimiyetine meşru bir kılıf olarak sunulmaya çalışıldı ve bu kılıfı örmeye kadın bedeninin patolojikliğinden dem vurarak pozitif bilim insanları bile katkıda bulundular. Bu sebeple, bu kılıfı yırtıp atan farklılığını kendisinden beklenenden farklı bir şekilde kullanarak güce boyun eğmeyenler toplum tarafından (toplumun katkılarını da hiçe sayarak) hasta ya da anormal olarak görülüyorlar.
“Öteki” tarafından yönetilen oyunun parçası olan öznenin bu oyuna etkin katılımı, başka özneleri kendi yönettiği oyunun bir parçası yapabilmesini gerektirir (2). Joe’nun erkeklerle ilişkisi de biraz böyledir. Beraber olduğu erkeklerin her birine ilk orgazmını yaşadığını söyler ve akabinde bu erkeklerin kendileriyle nasıl gurur duyduklarını görürüz. Erkeğin kendini tam da “erkek” olarak güçlü hissettiği nokta bir yalandan, oyundan ibarettir.
Joe kimliğini nemfomanyaklık üzerinden kurduğunda bir kadın olarak yarattığı farklılık, kendisini erkeklerle kurduğu ilişkide dominant taraf haline getirmiştir. Tabii bu “aşkın hakim olduğu toplumla mücadele etmeye adanmışlık” ile de ilintili bir durumdur. Çünkü aşka teslim olmak kadın için davasını ardında bırakma riskini barındırır.
Bunun güncel bir örneğini Sally Potter “dava”sını bir erkeğe aşık olunca bırakan ve savaştığı şeye dönüşen Rosa karakteriyle ‘Ginger and Rosa’da vermişti. Joe da hep reddettiği yakın ilişkiyi Jerome ile yaşıyor. Jerome, Joe’nun karşısına hep tesadüflerle çıkması bakımından hikâyenin inandırıcılıktan uzak bir yerinde duruyor. Bununla birlikte ilk cinsel ilişkiyi Jerome ile yaşamış olması ve bu cinsel ilişkideki eksiklik, tamamlanma arzusunun nesnesi olmayı en uzun süre başaran kişinin Jerome olmasını manidar kılıyor. Zira birden fazla kere duyduğumuz “tüm deliklerimi doldur” yakarışı bu tamamlanma arzusunun söze dökülmüş hali gibi. Bu bakımdan Joe’yu dinleyen Seligman’ın Joe ve orgazmı arasındaki ilişkiyi Zeno’nun ünlü paradoksunun kahramanları olan Aşil ve kurbağaya benzetmesi akla Lacan’ın paradoks hakkındaki düşüncelerini getiriyor.  
Paradoks, Aşil’in kurbağayı ne kadar hızlı koşarsa koşsun yakalayamayacağını, onu yakalamak için sonsuz zamana ihtiyaç duyacağını söyler. Lacan’a göre Aşil’in durumu iki sonuç doğurabilir; ya kurbağanın hep gerisinde kalacaktır ya da kurbağa çoktan geride kalmıştır. Sadeci hareket (Sadeian movement) olarak bilinen ilk seçenek her seferinde biraz daha yaklaşsak bile mesafenin hiç kapanmayacağı, önümüzde hep bir çaba daha olacağı anlamına gelir. Don Juancı hareket(Don Juanian movement) ise aceleci bir kovalamayı çağrıştırır, burada kurbağa geride kalmışçasına vazgeçip baştan başlanan yarışlar söz konusudur (3). Bu yüzden paradoks “her cinsel tatminde daha fazlasını isteğini” ifade eden Joe’nun durumunu iki tür yorumla da açıklıyor. Jerome ve Jerome dışındakiler diye bir ayrım yaptığımızda tam da Sadeci ve Don Juancı hareket ayrımında durmuş oluyoruz. Joe seks yaşantısını Jerome’a indirgediğinde kısım kısım gerçekleşen bir tanıma süreci başlar ama bu kısımlar birbirleriyle birleşip bir bütün oluşturamazlar. Joe ısrarla bir bütünlük görmeyi ve onunla özdeşleşerek (identification) eksiklik duygusundan kurtulmayı ister. “Tüm deliklerimi doldur” yakarışı yine bu isteğin dışavurumudur. Bir süre sonra Jerome ile seks yaparken bir şey hissetmemeye başlaması ise dümdüz yolda ilerlemenin işe yaramadığını, bütünlemediğini kabullenmekle ilgili olabilir. Zira yeniden daireler çizilir; Joe, Jerome’un da desteğiyle başka erkekleri görmeye başlar. Jerome, buna izin verse de en çok sevilen olduğunu bilmeye ihtiyaç duyar. Joe’nun hayatındaki erkekler Jerome ve diğerleri olarak ikiye ayrıldığında diğer bütün erkeklerin toplamından daha büyük olduğunu bilmenin hazzını yaşamak ister gibidir biraz da.
Bu imkansız hazzı kovalama durumu Lacan’ın jouissance kavramıyla açıklanabilir. İngilizceye “enjoyment” (zevk) olarak çevrilse de jouissanceulaşılamayan tatmin edilemeyen bir zevktir ve aşırı şiddet yoluyla da kendisine ulaşılabileceği vaadini taşır. Nitekim Joe da sonunda sadist K’in kapısını çalar ve şiddet seanslarına başlar. Yeni nesnesini bulan arzunun şiddeti “annelik duygusu”ndan üstün gelir ve bakıcı olmasa da Joe çocuğunu evde yalnız bırakarak K’e gitmeyi sürdürür. Jerome’u çıldırtan bu durum çocuk sevgisi midir yoksa çocuğunu evde bıraktıracak bir hazza koşan Joe’nun hayatındaki üstünlüğünün sarsılmasından doğan narsistik bir öfke patlamasıdır bilinmez; ama sonunda iş Joe evden çıkmasın diye çocuğu kullanmaya kadar varır. Joe, Jerome’un tehditlerine rağmen K’e gider ve orada fallik nesne olmadan acının da teşvikiyle koltuğa sürtünerek tatmine ulaşır.
Bir kadının nemfomanyak olma sınırı zaten muğlakken bir de işin içine kadının kadın olma sınırının muğlaklığı girdiğinde elimize sadece boş yere yakınsamaya çalıştığımız bir terim kalıyor aslında. Peki insanlar üzerine yapıştırılan, kötü anlam çağrıştıran etiketlerden nasıl kurtulur ya da kurtulmalı mıdır?
Zenci ifadesini rahatlıkla kullanan Joe’nun gözünden bakarsak kelimelerden sakınmak demokrasinin geri sayması anlamına gelir, dilden bazı sözcükleri çıkarmaya çalışmak iktidar zayıflığı göstergesidir. Rehabilite edilmesini lüzum gören toplum tarafından grup terapisine başlatılan Joe’nun, kendisini seks bağımlısı yerine ısrarla “nymphomaniac” olarak nitelemesi, aslında biraz da bu sıfatı rehabilite etme çabası gibi okunabilir. Dilin düşüncelerimize egemen olmasına meydan okumak, kelimeleri tersyüz ederek kendi dilimizi oluşturmaya çalışmak bu rehabilitasyon sürecinin başarıya ulaşması anlamına gelecektir. Bunun güzel bir örneği yakın bir zamanda Haziran Direnişi’nde de verildi. Hakaret amaçlı kullanılan çapulcu kelimesini onurla sahiplenen insanlar ‘çapulcu’yu olumsuz anlamlarından azade edip kendi kimliklerinin bir parçası haline getirdiler. Joe’yu zenci kelimesini kullanmaya iten anlatı da zaten yine bir dil sorunu üzerinde şekilleniyordu. Dilin müdahale etmediği bir alan yaratma arzusuyla dilini bilmediği “zenci”lerle sevişmek isteyen Joe, dışarıdan olanı mümkün olduğunca itelemek istiyordu. Filmin bu noktalara temas etmesi Kristeva gibi, Irıgaray gibi post-feministlerin kadının özgürleşmesinde dili ön plana çıkardıkları da düşünüldüğünde baktığımız kadın mücadelesi eksenini destekliyor.
Kendi’nin reddiyle gerçekleşmeye tabi olan ısmarlama bir bütünlük, özgürlük duygusunu (kendi olabilmenin özgürlüğü), toplum tarafından kabul görmeye yeğ tutan biri için ne kadar tercih edilesi olabilir veya Joe bir diğer yolu seçseydi, çocuğuyla kalsaydı daha mı iyi olurdu?
Filmin sonu bu haliyle de “iyi” bitmiyor; ama pek gerçek bitiyor, gerçekliğimizin mutsuzluğuna benzeyerek bitiyor. “O kadar kişiyle yattın, benle de yatarsın” rahatlığıyla Joe’ya tecavüz etmeye kalkışan Seligman’a şaşırıyor muyuz? Şaşırmamalıyız; çünkü kadının karşılaştığı gerçeklik tam da bu. Kendini ne kadar ifade ederse etsin asıl arzuladığı tanımaya (recognition) ulaşamamak, erkek bakışının kalıplarından kurtulamamak (bu erkek entelektüel seviyesi epey yüksek olan biri olsa bile).  
Laura Mulvey’in tezine göre zaten çoğu film bu erkek bakışı (male gaze) üzerine kodlanıyor. Baktığını egemenlik altına alıp onu tanımlama yetkisine sahip olan bu bakış, kadını nesneleştirmekle kalmıyor,  zamanla kadının içselleştirdiği ve kendine mal ettiği bir şey haline geliyor. Yani aslında tek başına “erkek bakışı” bakan erkeği özne bakılan kadını nesne durumuna sokarak güç ilişkisinin dominant tarafını belirlemiş oluyor. İktidarı her seferinde yeniden üreten bu bakışa meydan okumanın yolu ise başka türlü bakabilmekten geçiyor: hep düz bakmaktan vazgeçip yamuk bakarak kısırdöngüyü kırmaktan.
Zizek’in “Yamuk Bakmak” adlı kitabında irdelediği bu bakış filmde de yerini buluyor. Odadan aldığı ilhamın tükendiğine inandığı ve hikayesine devam edemediği noktada, Seligman’ın bakış şeklini değiştirmesi önerisiyle karşılaşan Joe, duvardaki çay lekesine yamuk baktığında bir silah görüyor ve hikaye devam ediyor. Kısırdöngüyü kırma alternatifi olarak sunulan bakışın nesnesi olan silah, filmin sonunda patladığında bakışı değiştirmese de yok etmiş oluyor. Filmin sonunda patlayan o silah aslında daha önce de patlamıştı, Jerome çocuğunu Joe’ya karşı silah olarak kullanmaya kalkıp başarılı olamayınca da patlamıştı ki hatırlarsanız çocuğunu pek düşünen Jerome annesi onları terk ettikten sonra çocuğu başka bir aileye veriyordu.
Trier bir röportajında filmlerin ayakkabının içine kaçan taş misali rahatsız edici olması gerektiğini söylüyordu. Ayakkabının içindeki taş küçük olsa bile her adımda hissettirir kendini. Hatta bazen onu çıkarttığınızda o kadar küçük olmasına şaşırırsınız. Nymphomaniac da ayakkabının içindeki taş misali rahatsız ediyor. Ama filmdeki gerilim    “açık” sahnelerden değil, sosyal yaşantının insandan talep ettikleri ve insanın zevk arayışı arasındaki gerilimden besleniyor. Bu nedenle belki de filmin yasaklanma sebebi o sahnelerden ziyade “başka bir kadın”ın mümkün olduğunu izleyicilere hatırlatıyor olması; Trier’in bir anlatma aracı olarak kullandığı seksi, “muktedir”ler de dikte ettikleri toplumun zorlama dengesini muhafaza etmek adına araçsallaştırıyorlar. (AA/ÇT)

12 Kasım 2014 Çarşamba

Bisiklet Kask Onarımı


İşte derdim yukarıdaki fotoğrafta da görüldüğü üzere kaskın içindeki süngerler. Yaklaşık 1,5 yıldır kullandığım Prowell F4000R kaskım. Her kullanımda yoğun bir tere maruz kalıyor tabii. Bu da zamanla kaskın içindeki parçaları zedeliyor. Süngerleri parçalanmak üzereydi. Çözümü basit. Aldım elime iğne ipliği, iç süngerlerin hepsini ince ince diktim. Bütün açılmaları kapattım böylece.




Daha sonra süngerlerin sabitlendiği cırtlardan bazılarının söküldüğünü fark ettim. Onlar daha önce de sökülmüşlerdi ve japon yapıştırıcısı ile  yapıştırmıştım. Kısa vadeli bir çözüm olmuş belli ki. Bu sefer plastik yapıştırıcı ile yapıştırdım. Sağlam oldular gibi.




Bu iki işlemin de ne kadar sağlam oldu, şu an bilemiyorum. Kullandıkça göreceğim. Eğer bir bozukluk olursa buraya yazarım.

10 Kasım 2014 Pazartesi

Eğitim-Sen: Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği

Eğitim-Sen'in 8 Kasım 2014'te düzenlediği Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği konulu konferanstan yetişebildiğim kadarıyla aldığım notlardır..

Konuşmacı: Eğitim-Sen eğitmeni Ayşegül Duman.

Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği

Topluma göre Cinsiyet Farklılığı = Toplumsal Eşitsizlik

Kadın ve erkek olmak bizlere öğretiliyor. Kadın erkek eşitsizliği tarihsel bir gelişim sürecidir. Örneğin; Bir lise açılışı. Kurdeleyi kesenler hep erkek ama makası getiren her zaman güzel, alımlı bir kadındır.

Erkek güçlüdür, kadın duygusaldır.
Erkek aile reisidir, kadın sevecendir..

Kadın erkek eşitsizliği iş sektöründe de oldukça yaygın. Örneğin; kadınlar tarlada çalışırlar ama kendi tarlaları olduğu halde para kazanmazlar. Bütün geliri erkek alır, erkeğin parayı istediği gibi harcama özgürlüğü vardır.
Ya da eski dönemlere bakarsak, kadınların terfi konusunda hep ikinci plana atıldığını biliyoruz.

Cinsiyetçi iş bölümü özellikle aile içerisinde boy göstermekte. Örneğin ev hanımları dışarıda bir işte çalışmadığı için daha çok zamanı var gibi görülür ama genelde kadınlar daha çok çalışırlar.
Kadının dışarıda bir işte çalışması ise çoğu zaman erkeklerin onayına bağlıdır..

Toplumsal cinsiyet çocukken bile peşimizi bırakmıyor. Bir kadının hamile olduğunu ve çocuğunun cinsiyetinin dün belli olduğunu düşünün. Hemen başlar odasının düzenlenmesi, kıyafetlerin, oyuncakların alımı.. Oğlan çocuğuysa mavi kıyafetler alınır; arabalar, tabancalar alınır oyuncak olarak. Kız çocuğuysa pembe kıyafetler; barbi bebekler alınır..

3-6 yaş civarlarına gelince yaşları oğlan çocuklarına çeşitli el hareketleri, küfürler öğretilir. Ama kız çocuğu bunları yapamaz. Çünkü kız çocuğu kibar olmak zorundadır.

Küfürler de çoğu zaman cinsiyetçi küfürlerdir. "Ananı sikeyim, amına koyayım, orospu çocuğu" gibi gibi.. Neden hep kadınlar üzerinden dönüyor bu küfürler? Afedersiniz, neden bir "piçin dölü" denmiyor?

Ataerkil kapitalist düzende erkekler kadınların bedenleri üzerinde de hakimiyet kurmak isterler. Çocuk doğurmayan kadına "eksik" gözüyle bakarlar. Bugün ülkemizde de bunu sıkça görüyoruz. Birkaç hafta önce "hamile kadın sokakta dolaşmaz" dediler, ondan önce "kürtaj cinayettir" dediler. Bir kadın tacize ya da tecavüze uğradığı zaman hakimler "ama kolu açıkmış, beli açıkmış, degajesi görünüyormuş, etek giymişmiş" dediler.. 13 yaşında bir çocuk onlarca kişinin tecavüzüne uğradığı zaman "rızası varmış" dediler..

Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği

"Erkek" kelimesi daha çok cinsiyeti ön plana çıkardığı için "Oğlan" kelimesini kullanmak -18 yaşını geçmemiş cinsiyeti kız olmayan çocuklar için- toplumsal cinsiyet karşıtlığı noktasında önemli bir kavramdır.

Okul kitaplarındaki yazılar ve resimler toplumsal cinsiyeti destekler niteliktedir. Kitaplardaki resimlerde erkeklerin meslekleri vardır, kadınlar evde çocuk bakarlar. Anne yemeği yapar, masayı hazırlarken baba işten çıkmış, eve gelir..

Eğitimde toplumsal cinsiyeti eşitliğini sağlamak için 6 öneri:

1- STK'ların yaptıkları araştırmalar dikkate alınmalıdır. Bilgi Üniversitesi Çocuk Çalışmaları Birimi'nin bu konularda yaptığı çalışmalar mevcut ama malesef kimse dikkate almıyor.

2- Sınıflarda oyun köşelerinin karma bir şekilde oluşturulması da büyük önem arz ediyor. Bir köşeyi oğlanlar için futbol köşesi, diğer köşeyi kızlar için evcilik köşesi yapmak başlı başına bir ayrımcılıktır. Bütün oyunlar bütün çocuklar içindir..

3- Okul koridorlarında hep birilerinin resimlerini görürüz. Genelde de padişahların ya da büyük mimarların.. Ve hepsi de erkektir. Neden bir Türkan Saylan ya da bir Marie Curie yok?

4- "Kadın" kelimesini kullanmalıyız. Dil kullanımı da büyük önem taşımakta.

5- Öğretmen öğrenciler için her zaman bir rol modeldir. Bir erkek öğretmenin örneğin gelenekselden çıkıp da siyah yerine kırmızı bir pantolon giymesi, öğrenciler arasında da "ben de kırmızı pantolon giyebilirim" düşüncesi yaratabilir. Ya da eskiden kız çocuklarının pantolon giymesi garipsenirdi, pantolona erkek kıyafeti olarak bakılırdı. Böyle bir durumda bir kadın öğretmenin okula oantolon giyip gelmesi, çocuklardaki bakış açısını geliştirebilir.

6- Özellikle ilkokullarda gördüğümüz meslek tanımlarında, meslekleri cinsiyetlere göre ayırmamalıyız. Bir kız çocuğu da başbakan ya da cumhurbaşkanı olmayı istediği zaman erkek arkadaşları "kızlardan başbakan olmaz" dememelidir. Bu algıları ortadan kaldırmalıyız.


Konuşmacıdan kitap önerileri: İnsan Nasıl İnsan Oldu, Ateşle Oynamak, Mülksüzler...

________________________________________________

Yazarın notları:

Konferans konuşmacısı Ayşegül Hanım'ın üslubunu beğenmediğimi söylemek isterim. Her 3 cümlesinden birinde erkeklere giydiren bir üslubu sanıyorum ki feminist olmayan kimse sevmez. Feminist olduğunu kendisi de belirtti. Feministlere karşı bir antipatim yoktu ama Ayşegül Hanım'dan sonra bir önyargı oluştu bende malesef.

Yukarıda yazmadım ama konuşmasının bir noktasında "Kendi cinsiyetimizi seçme hakkımız yoktur" diye bir cümle kurdu ki o an neyse ki orada bir trans yoktu dedim içimden. Daha sonra bir başka katılımcı arkadaşla bunun tartışmasını yaşadılar zaten; Ayşegül Hanım'a cinsel yönelimi ve cinsiyet kimliğini anlatmaya çalıştık..

Bu konularda ilk kez böyle bir etkinliğe katılan birisi için yeni bakış açıları üretilmesi adına "kısmen" faydalı olabilecek bir konferanstı..

5 Kasım 2014 Çarşamba

Kadın Olmak Üzerine

Bundan böyle dışarı çıkarken yüzüme değil, vajinama makyaj yapacağım. Çünkü ne kıymetli bir şeyse kendileri; benden, düşüncelerimden, hislerimden, kaşımdan, gözümden daha fazla ilgi ve itibar görüyor. Zannedersin hazine saklı dibinde, ne varsa artık onda herkes önce onu merakta. Ne kadar akıllıymışsın, ne kadar güzelmişsin, ne kadar ağzın laf yapıyor, hayatın neresindesin hiçbir önemi yok, önemli olan iki bacağının mesafesi ne kadar sürede açılacak, yatağa giden yolda ne kadar zorlayacaksın şartları.

İlk sınandığın yer bu garip ilişkiler silsilesi işte, kadın olmanın ağırlığı daha ilk günde dikiliyor karşımıza, hem korunaklı olman lazım hem gerektiğinde korunaksız, hem bir gizem kutusu olmalısın hem gerektiğinde alabildiğine açık seçik, hatta öyle her yerini göstermemelisin ama dekolte vermezsen de olmaz. Gerektiğinde bir porno yıldızı kıvamında, gerektiğinde el pençe divan durmayı bilmen gereklidir.

Ailelerimizin, ebeveynlerimizin aman kızım sakın! baskıları bir yandan, bir yandan sevgililerimizin "ama öpmezsem olmaz ki, bir kereden bir şey olmaz ki" naraları, bir yandan toplumun o dayanılmaz baskıları eşliğinde büyümek öyle çokta kolay olmadı hiçbirimiz için. Kadın denilen varlığa öğretilenler ile ondan istenenlerin arasında ki uçurum, bizi zamanla anlaşılması güç, içinde farklı karakterler barındıran varlıklar haline getirdi sanırım. İşte tam burada ufacık bir örnek vereyim size, kaçınızın kulağına fısıldanmadı şu yazacaklarım, evde ev hanımı, yatakta fahişe, dışarıda hanımefendi olmalısın, af buyurun da kadın nasıl çarpışmasın bu durumda kendi içinde, bu durum karşısında bir süre sonra nasıl karışmasın hayatlarımız birbirine.

Kadın bir yandan kendi hormonları ile bir yandan bilinçaltına üstüne her yerine yerleşmiş yargıları ile bir yandan sağdan soldan gelen istekler ile hayatı bir yerinden tutmaya çalışıp, karşı cinsle ilişkilerini ayakta tutmak için yırtınır deyim yerinde ise. Gün gelir ya düzenli bir ilişkinin içinde bulur kendini ya da artık çoluk çocuğa karışma vakti gelir ve başka anlaşmazlıklar dikilir karşısına.

Kadın iş yerinde erkeklerle boğuşacak kadar cevval, annelik görevlerini yerine getirirken hassasiyetin dibine vuracak kadar yufka yürekli, hayat arkadaşına karşı dünyanın en seksi kadını, mutfaktaki hüneri aşçılarla yarışacak kadar iyi, arkadaşları için 4 kulağa sahipmiş gibi iyi bir dinleyici, şifreli kasaymış gibi iyi bir sırdaş olmalıdır. Bütün bunları yaparken cilt bakımını, manikürü, pedikürü, ağdayı unutmamalıdır, dip boyası gelmeden olaya müdahale etmeli, hayat arkadaşı sıkılmasın başka kadınların koynuna yılan gibi süzülmesin diye değişiklikler yakalamalı fanteziler üretmelidir ve tüm bunları yaparken yorulmamalı, hayıflanmamalı, söylenmemeli ve dik durmalıdır. Bu karmaşanın içinde hepimiz bilmez miyiz bir süre sonra hayatımızda ki adama çocuğumuz gibi davrandığımızı ya da kız arkadaşlarımıza bile hayat arkadaşımıza yaptığımız gibi kapris yaptığımızı ki bunlar en küçük çarpışmalarımızdır.

Sonuç olarak, benim tüm bu yazarken yorulduklarımın içinde, vajinamızı sakınma çabaları, aşkımızı koruma harekatları, ailemizi koruma iç güdüleri ile biz kadınlığımızdan çekiyoruz, kadınlığımız bizden!

Kaynak: "UKÜ* İtiraf" adlı Facebook grubundan 2011 yılına ait bir alıntı..

*Uluslararası Kıbrıs Üniversitesi