5 Kasım 2014 Çarşamba

Kadın Olmak Üzerine

Bundan böyle dışarı çıkarken yüzüme değil, vajinama makyaj yapacağım. Çünkü ne kıymetli bir şeyse kendileri; benden, düşüncelerimden, hislerimden, kaşımdan, gözümden daha fazla ilgi ve itibar görüyor. Zannedersin hazine saklı dibinde, ne varsa artık onda herkes önce onu merakta. Ne kadar akıllıymışsın, ne kadar güzelmişsin, ne kadar ağzın laf yapıyor, hayatın neresindesin hiçbir önemi yok, önemli olan iki bacağının mesafesi ne kadar sürede açılacak, yatağa giden yolda ne kadar zorlayacaksın şartları.

İlk sınandığın yer bu garip ilişkiler silsilesi işte, kadın olmanın ağırlığı daha ilk günde dikiliyor karşımıza, hem korunaklı olman lazım hem gerektiğinde korunaksız, hem bir gizem kutusu olmalısın hem gerektiğinde alabildiğine açık seçik, hatta öyle her yerini göstermemelisin ama dekolte vermezsen de olmaz. Gerektiğinde bir porno yıldızı kıvamında, gerektiğinde el pençe divan durmayı bilmen gereklidir.

Ailelerimizin, ebeveynlerimizin aman kızım sakın! baskıları bir yandan, bir yandan sevgililerimizin "ama öpmezsem olmaz ki, bir kereden bir şey olmaz ki" naraları, bir yandan toplumun o dayanılmaz baskıları eşliğinde büyümek öyle çokta kolay olmadı hiçbirimiz için. Kadın denilen varlığa öğretilenler ile ondan istenenlerin arasında ki uçurum, bizi zamanla anlaşılması güç, içinde farklı karakterler barındıran varlıklar haline getirdi sanırım. İşte tam burada ufacık bir örnek vereyim size, kaçınızın kulağına fısıldanmadı şu yazacaklarım, evde ev hanımı, yatakta fahişe, dışarıda hanımefendi olmalısın, af buyurun da kadın nasıl çarpışmasın bu durumda kendi içinde, bu durum karşısında bir süre sonra nasıl karışmasın hayatlarımız birbirine.

Kadın bir yandan kendi hormonları ile bir yandan bilinçaltına üstüne her yerine yerleşmiş yargıları ile bir yandan sağdan soldan gelen istekler ile hayatı bir yerinden tutmaya çalışıp, karşı cinsle ilişkilerini ayakta tutmak için yırtınır deyim yerinde ise. Gün gelir ya düzenli bir ilişkinin içinde bulur kendini ya da artık çoluk çocuğa karışma vakti gelir ve başka anlaşmazlıklar dikilir karşısına.

Kadın iş yerinde erkeklerle boğuşacak kadar cevval, annelik görevlerini yerine getirirken hassasiyetin dibine vuracak kadar yufka yürekli, hayat arkadaşına karşı dünyanın en seksi kadını, mutfaktaki hüneri aşçılarla yarışacak kadar iyi, arkadaşları için 4 kulağa sahipmiş gibi iyi bir dinleyici, şifreli kasaymış gibi iyi bir sırdaş olmalıdır. Bütün bunları yaparken cilt bakımını, manikürü, pedikürü, ağdayı unutmamalıdır, dip boyası gelmeden olaya müdahale etmeli, hayat arkadaşı sıkılmasın başka kadınların koynuna yılan gibi süzülmesin diye değişiklikler yakalamalı fanteziler üretmelidir ve tüm bunları yaparken yorulmamalı, hayıflanmamalı, söylenmemeli ve dik durmalıdır. Bu karmaşanın içinde hepimiz bilmez miyiz bir süre sonra hayatımızda ki adama çocuğumuz gibi davrandığımızı ya da kız arkadaşlarımıza bile hayat arkadaşımıza yaptığımız gibi kapris yaptığımızı ki bunlar en küçük çarpışmalarımızdır.

Sonuç olarak, benim tüm bu yazarken yorulduklarımın içinde, vajinamızı sakınma çabaları, aşkımızı koruma harekatları, ailemizi koruma iç güdüleri ile biz kadınlığımızdan çekiyoruz, kadınlığımız bizden!

Kaynak: "UKÜ* İtiraf" adlı Facebook grubundan 2011 yılına ait bir alıntı..

*Uluslararası Kıbrıs Üniversitesi

18 Ekim 2014 Cumartesi

Küresel BAK - 100 Yıllık Savaş Yeter! Uluslararası Konferansı Dinleyici Notları(18.10.2014)

Burada yazanlar, konferans sırasında konuşmacıların söylediklerini yetişebildiğim kadarıyla not aldıklarımdır. Mümkün olduğunca saptırmadan, doğru anladıklarımı yazdım. Yine de hatalarım olabilir.

Mevzu: Avrupa'da 1. Dünya Savaşı dönemi, bu dönemde Kürtler'in ve Ermeniler'in durumu, Ermeni Soykırımı, Kürt Tehciri...

Tarihçi - Prof. Dr. Jay Winter(Yale Üniversitesi)



1. Dünya Savaşında 10 milyon insan öldü. Milyonlarca kayıp var. Bu savaşla beraber sivil halk da hedef haline geldi. Ermeni soykırımı da bu döneme denk gelir ve bu sivil hedefinin bir parçasıydı. O günden bugüne ölen milyonlarca insan için anma törenleri düzenlendi, anıt mezarlar yapıldı. Ama bunların birçoğu halk tarafından yapılmıştır. Çünkü devletler unutur, unutmayan halktır. Avusturalyalılar'ın her yıl Çanakkale'yi ziyareti gibi halk anmalar gerçekleştirir. Bu, onlar için müslümanların haccı gibidir.

Halk arasında savaşı kazanmak diye bir şey yoktur. İnsanlar savaşta çocuklarını, kardeşlerini arıyorlardı. Halk için önemli olan buydu. Anmaların halk tarafından yapılmasının, devlet tarafından yapılmamasının sebebi de işte bu. Devlet unutur, halk unutmaz.
Fransa, İngiltere son derece hiyerarşik düzene sahip ülkelerdi. Kimse eşit değildi. Ama savaşta, savaşta herkes eşitti işte. Komutanlar da ölüyordu, erler de, siviller de..
Anmaların devlet tarafından değil, halk tarafından yapılmasının getirdiği birtakım zorluklar vardı. Bunların başında da bütçe sıkıntısı geliyordu. Bu yüzden en az maliyetli olarak dikili taş yaptırılırdı.
Günümüzde savaş zaferlerinin kutlanması pasifist bir eylem olarak devam etmektedir. Çünkü daha önce de belirttiğim gibi, insanlar paradan önce sevdikleri insanları özlüyor.

Soru - Cevap

Soru: Gelecekte savaşlar uzaktan, biyolojik saldırılarla devam eder mi?
Cevap: Biyolojik savaşlar günümüzde ve yakın zamanda pek mümkün değil. Çünkü doğa şartlarını da hesaplamak zorundasınız. Örneğin kimyasal bir gaz atacaksınız. Ama öncesinde rüzgarın yönünü, şiddetini vs. hesaplamalısınız. Size ulaşmaması gerekir. Bu tip nedenlerden dolayı pek mümkün değil.

Soru: ABD'nin savaştan sonraki durumu?
Cevap: ABD savaştan en az zararla, hatta en büyük karla çıkan ülkeydi. Sadece 110.000 asker kaybettiler ve bunun 55.000'i İspanyol Gribi yüzündendi. ABD'nin sadece burnu kanadı diyebiliriz.
_______________________________________

Serbest Araştırmacı - Namık Kemal Dinç

Namık Kemal Dinç(Sağda)

Savaşların öğretimi, hafızaların silinmesiyle başlar. Çünkü devletler savaşları kendi bilmek istedikleri gibi bilinmesini isterler. Bizde tarih, Ermeni Soykırımını unutturmak, Kürtleri yok saymak üzerine kurulu. Bana göre Kürtler, 90lardan itibaren uluslaşmaya başlamışlardır.

Kürtler Osmanlı Devleti içerisinde milliyetçilik akımından en az etkilenen ulustu. En çok etkilenenler ise Balkan milletleriydi. Kürtler, dernekleşme ve basın-yayın alanlarında diğer azınlık milletlere kıyasla çok geri kalmışlardı. Toplam dernek ve gazeteleri 5'er taneyi bile bulmaz. Kürt halkı bu dönemde siyasi birliği olmayan bir milletti. Milli bilinci Osmanlı üzerine kuruluydu. Osmanlı askerlerinde Celadet Bedirxan Azerbaycan'da savaşmış, Osmanlının sevilen bir komutanıydı. Bir dilbilimci olan Bedirxan, ileride Kürt alfabesini hazırlayacak ve Kürt milliyetçi örgütü Hoybun'u kuracaktır. Kürt hareketleri bu şekilde başlayacaktır. Abdurrezzak Bedirhan ise daha sonra Ruslar ve Ermenilerle iş birliği yaparak Kürdistan'ı kurmaya çalışacak ancak Ermeni Soykırımı ve 1. Dünya Savaşı gibi siyasi sorunlardan dolayı başarılı olamayacaktır.

Osmanlı, bir homojenleştirme politikası uygulamıştır. Türkçe'den başka isim konmasını yasaklama, tüm halkı müslümanlaştırma gibi çalışmalar yapılmıştır. Bugün halen müslüman Ermeniler'e rastlanmaktadır. Rum tehciri de bu döneme denk gelmektedir.

1916'da Kürt Tehciri(Diyarbakır Tehciri) de yapılmıştır. Darbe ile başa geçen İttihat ve Terakki iktidarının milliyetçi akım ile hareketlerinden birisidir. Amaçları, Doğu'da çoğunluk olan Kürt halkını bölgeden dağıtmak ve azınlık haline getirmekti. Bugün Diyarbakır'a gittiğimiz zaman herkes daha dün olmuş gibi hem Kürt tehcirini hem de Ermeni Soykırımını hatırlıyor. "Şu tepede idamlar yapmışlardı" diyorlar. Dönemin şiddet düzeyinin yüksek olması sayesinde hafızalara bu denli kazınmış, bugünlere kadar ulaşmıştır.

Kürtler ve Ermeniler'in ilişkileri 1000 yıl öncesine dayanmaktadır. 1000 yıldır Anadolu'da birlikte yaşayan iki millettir Ermeniler ve Kürtler.

Ermeni soykırımı genel olarak yerel jandarmalar tarafından gerçekleştirildi.

Anadolu, Osmanlı için çok da değerli bir bölge değildi. Ta ki Balkanlar'dan kovulana dek. Balkanlar'dan kovulduktan sonra Anadolu değerlenmiştir Osmanlı için. Mart 1916'da İçişleri Bakanlığı bir talimatname(Kürt Talimatnamesi) yayınlar. Talimatnamenin 8. maddesinde: "Kürtler, savaştan sonra *mülteci olarak iç bölgelere yerleşemeyeceklerdir". Bu talimatnameden sonra 768.000 kişi göç ettirilmiştir. Tarihte buna Kürt Mülteciler Olayı denir. Bugün Kobane, Kürtler'in ulus mücadelesinin en iyi göstergesidir.

*Mülteci: O dönemlerde mülteci kelimesi günümüzdeki anlamıyla kullanılmıyordu. Savaştan çıkıp yurdun iç kesimlerine göç edenlere mülteci deniliyordu.

Yazarın notu: Bu kaynaktan Kürt Talimatnamesi ve Kürt Tehciri hakkında detaylı bilgiye sahip olabilirsiniz: http://www.toplumvekuram.
_______________________________________

Mimarlık Tarihi Doktora Öğrencisi - Kerem Kabadayı

Kerem Kabadayı

11 Eylül saldırıları sonrası Orta Doğu


Bush yönetiminin sabırsız saldırıları bugün hem terör örgütlerine zemin hazırladı hem de NATO askeri birliğinin Afganistan'a yerleşmesine imkan verdi. Irak'ın ABD'ye karşı terör örgütlerini beslediği, nükleer silah ürettiği gibi sebeplerle ABD Irak'a girdi. Aradan geçen yıllara rağmen bu iddiaları destekleyen delillere ulaşılamadı. Bölgede barışın sağlanmasının tek yolu ise dil, din, ırk ayrımı gözetmeksizin birlik olabilmekte.

3 Ekim 2014 Cuma

Otostopla Seyahatin Ticari Dönüşümü

Dünya'daki yüz binlerce otostopçunun otostopu seçmesinin her biri için birçok farklı sebebi vardır. Kimisi parası olmadığından, kimisi para harcamak istemediğinden, kimisi keyif aldığından, kimisi de doğayı daha fazla kirletmek istemediğinden...

Tüm bu sebeplerden yola çıkarak yepyeni bir sektör oluşmaya başladı. İnternette adını artık sıkça görebileceğimiz bir sektör; yolculuk paylaşımı(uzun uzun açıklamayayım şimdi, Google amcadan rahatlıkla öğrenebilirsiniz).. Bu sektör bana otostopun kapitalistleşmesi gibi geliyor. Kapitalizmde şöyle bir uygulama vardır; bir çalışana öyle bir maaş verirsiniz ki, o çalışan hayatı boyunca o maaştan şikayet eder ama hiçbir zaman da o maaşı bırakıp gidemez. Öyle bir orta noktadır işte bu. Yolculuk paylaşımında ise otostoptaki gibi beklemiyorsun, otobüse verdiğin paradan daha az para veriyorsun ve en az otobüs kadar hızlı gidiyorsun. İşte bu yeni sektörün cazibesi bütün bunlar..

Peki Otostoptan Neden Daha Kötü ?

Aslına bakarsanız evet, o kadar da kötü görünmüyor. Ama aslında insan tam otostopla paradan uzaklaşacakken, özgürleşecekken yine paraya bağımlı hale geliyor. İnsanın nefsini sınıyor adeta. "Şimdi buradan Antalya 60 lira, ben adama vericem 30 lira, cebimde 50 lira, bana kalacak 20 lira... bla bla bla..."... Bitmiyor para hesabı bir türlü. Kapitalist sistem bize "o 20 lira sana yetmez orada, gel biraz çalış da para kazan" diyor, biz de "haklısın abi, çalışmalıyım, para kazanmalıyım" diyoruz. Geçim sıkıntısını biz kendimiz kapitalist sisteme dahil olarak oluşturuyoruz.

Bu sektör gelişimini sürdürdükçe otostop kültürü gelişemeyecek, özel araç sürücüleri trafiklerden eksilmeyecek, paraya bağımlılığımız tam gaz devam edecek..

Otostop Günlüğü - Edirne'den Elazığ'a Gitmek

Başlıkta gitmek dedik ama aslında bir zaman sonra gitmeye çalışmak oldu durum. Toplamda yaklaşık 22 saatlik bir yol her ne kadar deneyim, macera gibi görünse de benim açımızdan hem maddi hem de manevi bir zarardı. Baştan alalım...

11-14 Şubat tarihlerinde gerçekleşecek olan 23. Gençlik Konseyi için Elazığ'a gitmeye kadar verdim. 100'erden toplam 200 lira tutacak olan yol parasından yırtmak için ise otostop ile gitmeye kadar verdim.

Trakya bölgesi Türkiye'nin en kolay otostop çekilen bölgesidir. Yaklaşık 50 dakikanın ardından bir Audi marka araç ile İstanbul yoluna koyulabildim. Araç sahibi beni Silivri'ye kadar götürdü ve oradan da otobüse bindirdi. Böyle insanlarla da karşılaşabiliyorsunuz işte. Ailemin İstanbul'da olması, dolayısıyla evimin İstanbul'da olması, otostopta kesinti yapmama olanak verdi.

Birkaç gün İstanbul'da takıldıktan sonra bir sabah Gebze gişelerine giderek otostop noktasına ilerlemeye başladım. İlk arıza bu noktada baş gösterdi; polis ! Otobana çıkmama izin vermeyerek bana otogarı tarif etti ve geri gönderdi. Ama durmak yok dedik, yola devam. Az gerideki alt yola inip üst yolun öbür tarafına, polislerin olmadığı tarafa geçtim. Kafamı hiç çevirmeden yoluma devam ettim. Sorun yok, otostopa başladım :) Normalde 1 saat bekler, taksi durmazsa kamyonlara el etmeye başlarım ama orası da hiç öyle değilmiş ki. En yavaş taksi 110-120 ile gidiyor. Hayatta durmaz o hızla gelen bir taksi dedim ve kamyonlara da el etmeye başladım. Yaklaşık yarım saat bekledikten sonra bir kamyona binebildim. Kamyon Eskişehir'e gidiyordu, bense Ankara'ya. Dedim, Eskişehir'e gideyim, orayı da bir görmüş olurum. 3,5 saatlik bir yolculuğun ardından Eskişehir sokaklarındayım :)

Eskişehir'i gezerken Ankara'ya hızlı tren için bilet aldım. Tren saatine kadar Odunpazarı civarlarında dolaştım, kitapçılara uğradım. Ben mi yanlış yerlere gittim yoksa harbiden mi öyle bilmiyorum ama hiç de anlatıldığı gibi bir şehir gibi gelmedi bana. Sıradan bir şehir yani. Çok bir yaşanılası özelliği yoktu. Akşam 6:30'daki hızlı tren ile Ankara'ya geçtim. Sizlere önerim, akşam vakti gidiyorsanız pencere kenarı diye tutturmayın. Zaten bir halt göremiyorsunuz :)

Ankara'ya vardım 1,5 saat sonra. Burada Yiğit Can'da kalacaktım. İsmine hala güldüğüm EGO kartımı aldım ve tarifleri üzerine önce metroya, sonra da Ankaray'a binerek Beşevler'deki evine ulaştım. Bu gece buradayım, sabah Güven ile buluşup Elazığ'a doğru otostopla devam.

Güven'in "Bir Pazar kahvaltısı yapamayacak mıyım yeaa" diye söylenmelerine rağmen sabah 10:20'de otostop için Samsun yoluna çıkabildik. Çok geçmeden bir araca bindik ve Kırıkkale'ye gittik. Şoförümüz eski bir özel hareketçı çıktı. Polislerle arası pek iyi olmayan bizler her ne kadar rahatsız olsak da yarım saatlik yolu şoförümüzün gerçekliğinden şüphe ettiğimiz Doğu anılarını dinleyerek geçirdik. Daha sonra araç şoförünün ısrarı üzerine Sivas üzerinden değil de Kayseri üzerinden gitmeye karar verdik. Oradan başka bir araç ile Kırşehir'e geçtik.

Kabus başlıyor ! KIRŞEHİR !

Kamyon şoförlerinin çoğunun el kol hareketi yaptığı bir bölgedeyiz. 2 araç değiştirdik burada ve üçüncü aracı bekliyoruz. Otostop noktasındayız ve ikinci polis vakkası. "Amacınız ne sizin" sorusuna şaşkınlığı attıktan sonra cevap verdik, kısa bir sorgu sual ve GBT'den sonra yine otogar yolunu gördük. Otostop noktasından ayrılmadan polisler bırakmadı peşimizi. Daha sonra otogardaki çakal gişecileri gördükten sonra tekrar otostop yolundayız.

Erciyes Üniversitesinde okuyan birisine denk geldik ve çok geçmeden artık Kayseri'deyiz. Saat 18:00 civarı. Hava karardığı için yola tren ya da otobüs ile devam etme kararı aldık. Ne yazık ki tren yok. Otogara gittik ve 40'ar liraya biletimizi aldık. Zaten Ankara-Elazığ 50 liraydı. 10 lira da kâr etmedik. Yolda yiyecek-içeceklere harcadık o parayı. Yani elde var sıfır.

YUPPİİİ !!!

Gece 12 otobüsüne 11'de bindik ve sabah 5 civarı Elazığ'dayız. Geldik lan sonunda !

Siz siz olun, Kırşehir-Kayseri güzergahında otostop çekmeyin. Çok çekersiniz :)

8 Eylül 2014 Pazartesi

BTWIN Ayakkabı ve SHIMANO Pedal Testi

SATIN ALMA AŞAMASI

Bir süredir aklımda olan bisiklet ayakkabısını ve pedalını almak için en sonunda MarmaraForum'daki Decathlon'a gittim. Her gittiğimde 1,5-2 saatten önce çıkmışlığım yoktur. Tam stres atmalık bir mekan. Eldeki bütçenin durumu da göz önünde bulundurulduğunda gidip de öyle kanguru derisi bilmem ne ayakkabılar alamayacağım belliydi. Seri sonu gelmiş, numarasından 1-2 çift kalmış ayakkabılara bakmaya başladım. Nihayetinde B'TWIN RR3 dağ bisikleri ayakkabısı aldım.


Bu ayakkabıya her ne kadar içim ısınmasa da başlangıç ayakkabısı niyetiyle aldım işte.

Ardından pedal reyonuna geçtim. Pedal konusunda başlangıçlık bir durum olacağını düşünmediğim için düzgün bir pedal almak istedim. Kalitesine kıyasla düşük fiyatlı olduğunu tahmin ettiğim SHIMANO M520 kilitli dağ bisikleti pedalını aldım.


TEST AŞAMASI - 1

Dün aldığım bu malzemeleri de bugün denedim.

Yaklaşık 1 saat süren pedal antrenmanım sırasında 3 defa düştüm. İlk iki düşme sebebim, kilitli pedalın varlığına henüz alışmamış olmamdan kaynaklı, son ana kadar ayakkabımı pedaldan çıkarmamış olmam. Üçüncü düşüşümün sebebi ise, pedalın sertliğine alışmamış olmamdı. Bu yüzden bir daha ki antrenmandan önce pedalın yaylarını gevşeteceğim. Bunun amacı, daha kolay kilitleme ve çözme işlemi sağlamak. 2 ya da 3 numara alyan anahtarı ile yapılabilecek basit bir işlem bu ama iki tarafı da eşit oranda çevirdiğimize dikkat etmeliyiz. Aksi halde düzensiz alışkanlıklar oluşabilir pedal konusunda. Bu şekilde biraz kullandıktan sonra(min. 50-60 km.) kademe kademe sertleştirmeyi düşünüyorum.

Ayakkabıya gelecek olursak, 80 liralık bir ayakkabı olduğunu belli ediyor. Bu ayakkabı ile uzun yola çıkmak açıkçası beni biraz korkutuyor. Herhalde yanımda düz pedalları ve normal bir spor ayakkabı taşımam gerekecek. Çünkü kallerin ayakkabıya bağlandığı noktadaki ayakkabı tabanı bana hiç sağlam gelmedi. Bir zaman sonra çatlayacak, kırılacak gibi.. Ayrıca ayakkabının rahatlığı da pek ahım şahım değil. Birkaç aya kadar ya da bir daha ki uzun tura kadar daha iyi bir şey alabilirim.. Ayakkabının dişli bir tabana sahip olmasının faydasını gördüm. Bisikleti 1. kattan merdivenlerden aşağı indirirken ayakkabının kaymasını önledi. Yol bisikleti ayakkabısı gibi düz tabanlı bir ayakkabım olsaydı şu an kalça kırığı, kol kırığı vesaire ile uğraşıyor olabilirdim..

İkinci antrenmanın notlarını da paylaşacağım..

NOT: Bu sisteme alışmadan asla trafiğe çıkmayın. Ölümcül kazalara davetiye çıkarabilirsiniz..


TEST AŞAMASI - 2

Yaklaşık 10 gün geçti ilk testin üzerinden ve yeniden bir antrenmana çıktım. 20 km süren ve yer yer çimenlere girdiğim, küçük tepelere tırmanıp indiğim bir antrenmanın sonunda sıfır kaza ile evime döndüm. Görüyorum ki artık beyin tam anlamıyla bu yönde çalışmaya alışmış. Yani beynim artık ayağımda kilitli bir pedal ve ayakkabı olduğunun farkında, önceki gibi ayağımı son anda pedaldan çıkarmaya çalışmıyorum.. Elbette ki bu kadar antrenman, İstanbul trafiği için yeterli olmayacaktır. Çalışmaya devam. Bir sonraki antrenman şehir trafiğinde olacak..

TEST AŞAMASI - 3

Bugün(13 Kasım) ayakkabıyı ve pedalı ilk kez trafikte denedim. Avcılar'dan Marmara Forum'a(yaklaşık 20 km) gittim ve geldim. Yani toplam yaklaşık 40 km. Üstelik dönüşte yağmura yakalandım. Bunlara rağmen herhangi bir sıkıntı yaşamadım, düşmedim. Yeşilköy civarlarında yağmurun şiddeti biraz arttı ve o ara ayakkabım tepesinden biraz su aldı. Tüm sıkıntı bundan ibaretti.


Bugün trafiğe çıkana kadar trafiğe kapalı ya da trafiğin az yoğun olduğu bölgelerde 70 km civarı antrenman yaptım. Bugün de kendimi hazır hissettim ve evet, artık hazırım bu ayakkabı ve pedal ile daha uzun yolculuklara ya da daha yoğun trafiklere..

NOT: İlk testten sonra söylediğim pedalın vidasını gevşetmek işini uygun alyan anahtarı bulamadığım için yapamadım ve aynı sertlikte kullanmaya alıştım. Yine de biraz gevşek olmasının daha rahat olacağını düşünüyorum.

4 Eylül 2014 Perşembe

Türkiye'de Kadın Öldürmek, Sizi Medya Yıldızı Yapabilir !

Türkiye'de bazı programların gözdesi olmak istiyorsanız, sürekli programlara çıkıp  gündemde yer edinmeyi amaçlıyorsanız; hemen bir kadını öldürün! Şaka yapmıyorum, gayet ciddiyim. Çünkü bizim ülkemiz kadını öldüren erkeklere ceza vermez, öldürülen kadını asla korumaz; ama erkeği korur, ceza vermez hatta ve hatta onu programlara çıkartıp bir kahramanmış gibi övmeyi kendine borç bilir.

Sefer Çalınak, namı diğer kadın katili. Dile kolay 5 kere evlendi, 2 eşini öldürdü. Tüm bunların hepsi, onun bu pişkinliğine engel olmadı. Tekrardan evlenmek için programlara çıktı. Bundan birkaç ay önce Flash TV'de bir evlenme programına çıkmıştı. Kendinden emin, rahat ve iğrenç bir sırıtma vardı yüzünde. İlk eşini hoşuna gitmeyen hareketler yaptığı gerekçesiyle öldürmüştü. Yani kendinde bu hakkı görebiliyordu. Kısacası, kadınsanız yaptığınız hareketler bile erkeğin hoşuna gidecekti, aksi takdirde erkek tarafından öldürülmeye mahkûmsunuz.

İkinci eşini öldürme nedeni ise; beni öldürmeye çalışırken kendi kendine benim tarafımdan öldürülmüş bulundu diyerek, cevaplıyordu. Programdaki sunucu kadın şaşırıyor. Tüh tüh! Güya hiç haberleri yoktu ya bu adamın ilk iki eşini öldürdüğünden, nasıl da şaşırıyorlar. 2 kadın ölmüş, amaan çok mu önemli? O adam programa çıksın, sosyal ortamda herkes programı konuşsun, merak edenler programın bölümünü izlesin. Gelsin reytingler, gelsin paralar. 2 kadın öldürülmüş, çok mühim sanki. Bu karakterleri çürümeye yüz tutmuş insanlar için, öldürülen kadınların reyting kadar değeri var mı sanıyorsunuz?

Aradan aylar geçti, hiçbir şey değişmedi. Kadınlar yine öldürüldü, erkekler öldürdüğü ile kaldı. Değişen tek şey ise, öldürülen kadınlar ve öldüren erkeklerin farklı olmasıydı. Geçen cuma günü, Songül Karlı'nın Kanaltürk'te sunduğu "Songül Karlı ile Yeniden" adlı programa Yakup Kara adlı birisi çıkmıştı. Yakup Kara, eşini 43 yerinden tornavida ile yaralamış ama mahkemece "yeterli delil" yok denilerek serbest bırakılmıştı. Kadına hiç acımadan bedeninde ağır acılar bırakmıştı. Bunların hiçbir önemi yoktu yine de. Hiçbir zaman da olmadı. O kadın ölseydi de olmayacaktı. Yargı ve devlet bile "erkek" zihniyetinin en büyük destekçisi iken Yakup neden ceza alacaktı ki?

İşin asıl mide bulandırıcı tarafı ise, Songül Karlı, bir kadın olarak katilini koruyordu. Onu savunup, kadını suçlu buluyordu. Karlı, erkeğin yaptığını meşru göstermek adına kadını biraz daha eziyordu. Kadın için: "Gecenin 02.00'sinde eve gelen kadınla nasıl başa çıkacaksın? Gece hayatına nasıl alışır evli bir kadın, anlamıyorum. Bir yıl boyunca nasıl sabrettin? Yeniden Müslüman olmamız lazım" diyordu. Yani, kadınsanız yine, eve geç gelmeniz 43 yerinizden tornavida ile saldırıya uğramanız ve bunun meşru görülmesi demekti. Peki, Karlı zihniyetine göre düşünürsek, sürekli evlerine geç giden erkekleri ne yapacağız? Kadınlar da ellerine tornavida, bıçak ya da başka delici aletler alıp sürekli geç gelen eşlerine mi saldırsınlar? Tabii onlar erkek değil mi? Bu nasıl bir mantıktır? Hoşnut olmayan hareket yapınca öldür, eve geç gelince öldür, birine gülünce tartakla, dekolte giyerse tecavüz et. Bir kadın olarak bunu söylerken hiç mi vicdanın sızlamıyor anlamıyorum. Üstelik, "adama?" beyefendi demek de neyin nesidir? 'Siz çok beyefendisiniz, kadını süper hastanelik etmişsiniz, elinize sağlık' deseydiniz bir de. Hadisenin komik tarafı da aklınca kadını, eve geç geliyor diye dinden çıkmış gibi gösteriyor. Toplum için kadının linç edilmesi lazım ya dinden iyi malzememi olurdu= Tekrar Müslüman olmamız lazımmış(!) Dinden çıkma nedenimizin suçu bile kadınlara yüklendi ya size pes bile demek yetmez. Aklınız, vicdanınız, kalbiniz çoktan iflas etmiş.

Elbette birçok kadın platformu başta Songül Karlı olmak üzere, kanalı ve yayını RTÜK'e şikâyet ettiler. Kanalın önünde protesto yaptılar. Buna rağmen daha bir hafta olmadan, bu sefer de başka  bir programda Seda Sayan, kadın katili birini çıkarmış ve twitter da "dünya onu konuşuyor" diye, bir katile  önemli bir konum sağlıyordu. Affedersiniz de insanlar iki kadını öldürmüş, 5 kere evlenmiş ve bir daha evlenmek isteyen birinin neyini konuşacak? Çok güzel öldürmüş, iki tane yetmez, bir daha evlendirelim bir daha öldürsün mü diyelim?  Bu kişi insanın sabır taşını zorlamaktan başka ne işe yarar? Başı dik, yaptıklarını gururla anlatırken onu dinlememizi mi bekliyor Seda Sayan?

Seda ablamız, bu ülkede güçlü kadın figüründe çok defa adı geçen bir insan. En iyi anne diyenler de var. Sistemin ve zihniyetin ne kadar  kokuşmuş olduğunu göremiyoruz  artık. Kadın düşmanlarını ödüllendiriyoruz üstelik. Mehmet Ali Erbil, her programında kadınlar üzerinden bel altı sözler sarf etse de yolda gören kadınlar, fotoğraf çekmek ister. Herkes hayranlık besler. Seda Sayan da öyle değil mi? Gerçekçi olalım biraz.
Erkekler, zaten işlerine gelen bu sistemin, en önde bayrak tutanı olma  görevini zevkle yaparken kadınların da buradan kendine pay biçmesi ya da desteklemesi daha büyük sorun haline geliyor. Bir kadın, nasıl olur da kendi katilini kahramanlaştırır ki? Başka bir kadını dövdüyse, yarın seni de dövebilir. İleride, seni taciz etmeyeceğinin garantisi var mı? Nasıl olur da öldürülen kadınları suçlu ilan edip, öldürülenleri översiniz? Akıl tutulması yaşıyor insan.

Eğer, direkt "Peki, erkek karısını neden öldürür?" diye sorarsanız, zaten kadının bir hatası olduğuna kendinizi inandırıp buna kılıf uydurarak erkeği savunmaya girişirsiniz. Üstelik katil birine "Bu kadar güler yüzlü bir katil gördünüz mü?" demenizin de hiçbir açıklaması olamaz. Bu olayı hafifletmektir. Tepkileri azaltmaya çalışmak, katile özgüven ve rahatlık vermektir.

Peki, Seda Sayan'a bendeniz cevap vereyim. Erkek neden mi öldürür?

Kadın, boşanmak istediği için erkek tarafından öldürülür.
Kadın, eşi tarafından aldatılınca, evini terk ettiği için öldürülür.
Kadın, eski eşiyle bir sokak başında denk geldiği için  öldürülür.
Kadın, eşine evde hizmet etmediği gerekçesiyle öldürülür.
Kadın, sesini yükselttiği zaman öldürülür.
Kadın, çalışıp kendi ayakları üzerinde durmak istediği için öldürülür.
Kadın, dekolte giyerse öldürülür, mini etek giyerse öldürülür.
Kadın, bir gece sokakta tek başına yürümek isterse de öldürülür.
Kadın, eve geç gelir öldürülür, hoşnut hareketler yapmazsa da öldürülür.
Kadın, erkek aldattın beni derse öldürülür.
Kadın, erkeğin rüyasında eşini aldattığını gördüğü için bile öldürülür.
Kadın, her gün dövüyordum bu sefer öldü denilerek bile öldürülür.

Daha sayayım mı? Hangi birini yazayım daha? Bu ülkede kadın her şekilde öldürülür kardeşim. Bazen öldüren erkekten çok kendi hemcinsleridir katilleri. Onlar öldürmekle kalmaz, öldürmekten beter ederler. Bazılarımız sadece kader der geçeriz Kaderinde ölmek varmış deriz. Her gün 2?3 kadının öldürülmesi "fıtratlarında var" der, susarız. Üstelik 3?4 yıl yer katiller. Kadının bu toplumdaki değeri budur kardeşim.  O kadındır elbet. Konuşsa edepsiz, gülse iffetsiz, ölse de değersiz.

Dip not: Biraz vicdanı olanlar 3-4 dakikasını ayırıp, 444 1 178 numarasını arayarak Seda Sayan'ı ve programını RTÜK'e şikayet etsin. Dayanışmayla, mücadeleyle kurtulacağız bu zihniyetten. Aksi halde her gün ölen bir kadına yas tutup hikâyesini dillendireceğiz.

KAYNAK: http://blog.radikal.com.tr/insan-haklari/turkiyede-kadin-oldurmek-sizi-medya-yildizi-yapabilir

1 Eylül 2014 Pazartesi

Kadınlar Plajı Bal Gibi Ayrımcılık

Bir dönem yapılan "Bayan(!) Otobüsü" tartışmasıyla aynı neredeyse. Bu uygulama yürürlüğe girseydi karşımıza çıkacak sorunlar, şimdi "kadınlar plajı"nda karşımıza çıkmaya hazırlanıyor.

Kadınların "Kadın plajı" dururken karma plaja gitmeyi tercih etmesi bedenlerini sergileme meraklarının olduğu, erkek tacizine razı oldukları anlamına gelecek. Yarın bir gün karma plajda bir kadın tacize ya da tecavüze uğrarsa ve dava açarsa hakim "Kadın plajı varken karma plaja niye gidiyorsun?" diye sorabilecek, tahrik indirimine davetiye çıkaracak.

Kadın ile erkeği ayırmaya çalışmak tam anlamıyla bir inanç ve ideoloji dayatmasıdır. Muhafazakarlar, "Kadınlar Plajı" dururken karma plaja giden kadınlara dinsiz, allahsız damgasını yapıştıracak.